28 Şubat 2016 Pazar

Buz pateninde Türkiye'ye ilk madalyayı getiren çift: Bunun için beş yıl ailemizden uzak kaldık.!


ADAM DAHA NE DESİN ANAYASAYI TANIMIYORUM DİYOR YALNIZ BEN ÇOK GÜLDÜM EN AZ GAZETECİ KENDİLERİ DÖNEMİNDE CEZAEVİNE ATILMIŞ BENDE BİR GÜLME KOPTU, SANKİ ÜLKEDE MUHALİF GAZETE TV KOYDU Kİ İÇERİ ATACAK ADAM KALSIN


EMİN ÇÖLAŞANIN YAZISINDAN ALINTIDIR : http://www.sozcu.com.tr/2016/yazarlar/emin-colasan/250-bin-dolar-1112255/ Adına Suudi Arabistan denilen bu güruh, gerçek Müslümanlığın en büyük düşmanlarından biridir. Adına Vahabi denilen sapkın bir mezhebin dünya üzerindeki tek temsilcisi olarak görev yapmakta, ABD ve İsrail’in kucağında oturmaktadır. Vahşi terör örgütü IŞİD’in en büyük destekçisidir. Her iki ülkenin de tek amacı aynen bizimkiler gibi, Esad’ın devrilmesidir… Hem Türkiye’ye, hem de Esad’ı devirmek için vuruşan teröristlere en büyük parasal ve manevi destek bugüne kadar onlardan geldi. Teröristleri ikisi birden maaşa bağladı… Ve AKP iktidarı şimdi bu iki ülkenin savaş uçaklarını Türkiye’ye getirtti. İncirlik hava üssünde aportta bekliyorlar… Marifetlerini yakında göreceğiz! Ne işi var o heriflerin benim ülkemde, ne işi var? Para uğruna bu kadar mı düştük.


TELEVİZYONLAR ,RENKLİ CAM : ... Ticari ve halka yönelik televizyon programcılığının işleyiş kurallarından ilki olarak şunu öne sürersem, kimse beni gereğinden fazla kötümser saymaz umarım: Para her şeydir. En çok izlenme saatlerinde “rating”deki bir puanlık fark, reklamcılıkta milyonlarca dolar anlamına gelir. Özellikle 1980’lerin başlarından bu yana, televizyon neredeyse para güdümlü hale geldi. Bu gerçeği haber ve özel haber programlarındaki düşüşe ya da başlıca kanalların, Federal İletişim Komisyonu’nun çocuk programcılığının düzeyinin artırılması yolundaki kararını bozmaya yönelik hastalıklı girişimlerinde görmek olanaklı. (Örneğin, Pleistosen dönemi atalarımızın teknoloji ve yaşam tarzları sistematik olarak hatalı sunan, dinazorları ev hayvanı gibi gösteren bir çizgi film dizisine eğitsel öğeler katılması önerilmişti.) Yazdığım sıralarda, Amerika’da kamu televizyonu hükümet desteğini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya ve ticari programcılığın içeriksel niteliği uzun vadeli, çarpıcı bir düşüş sürecinde. Bu çerçevede, televizyonda daha fazla gerçek bilim için savaşmak aptalca ve yandaşı olmayan bir çaba gibi görünüyor. Ancak, kanal sahipleri ve televizyon yapımcılarının da gelecekleri konusunda haklı kaygılar taşıdıkları çocukları ve torunları var kuşkusuz. Ulusların geleceği için biraz sorumluluk duymalılar. Bilim programcılığının başarılı olabileceği ve halkın bu tür programların açlığını çektiği yolunda kanıt var. Er ya da geç, gerçek bilimin dünyanın başlıca televizyon kanallarında beceriyle ve cazip bir üslupla, düzenli bir şekilde sunulacağı umudunu taşıyorum. [1] ________ Gilligan’s Island (Gilligan’ın Adası) adlı eserdeki çılgın bilim adamı, kendi kötü amaçları için diğerlerinin zihinlerini kontrol etmesine yarayacak elektronik aracı ayarlarken “Bilim adamı, evet; çılgın, hayır” diyerek kıkırdıyor. “Üzgünüm Dr.Nerdnik, ama Dünyalı insanlar yer ve enerji kazandıracak olsa da 7 cm. boyuna indirilmektern hoşlanmayacaklar…” Çizgi filmin süper kahramanı, cumartesi sabahı çocuk kuşağındaki sunulan tipik bilim adamına sabırla etik bir ikilemden söz ediyor. Bu sözde bilim adamlarının bir çoğu -gördüğüm programlardan ve görmediğim ama (Çılgın Bilim Adamının Çizgi Film Kulübü gibi), haklarında duyduklarımdan yola çıkarak söylüyorum- güç arzusuyla körüklenen ya da diğerlerinin hislerine inanılmaz derecede duyarsız olan ahlak özürlü tiplemeler. Kukla durumundaki izleyiciye verilen mesaj, bilimin tehlikeli ve bilim adamlarının da fena halde tuhaf olduğu: Bilim adamları çılgın yaratıklardır. Bilimin uygulamaları tehlikeli olabilir kuşkusuz; vurgulamaya çalıştığım gibi, -taş aletlerin icadı ve ateşin keşfi kadar eskiden başlayarak- insanlık tarihinde her önemli teknolojik ilerleme etik belirsizlik getirmiştir. Bu ilerlemeler cahil ve kötü kişilerce tehlikeli amaçlar uğruna ya da bilge ve iyi kimselerce insan türünün yararına kullanılabilir. Ne var ki, çocuklarımıza yönelik programlarda bu belirsizliğin yalnızca bir yönü sunuluyor. Tüm bu programlarda bilim çoşkusu nerede? Evrenin nasıl oluştuğunu keşfetmenin tadına ne oldu? Peki ya derin bir konuyu anlamanın verdiği ferahlık? Neden bilim ve teknolojinin insanlığın ferahı adına yaptığı katkılardan, tıp ve tarım teknolojilerinin kurtardığı milyarlarca hayattan hiç söz edilmiyor? (Bu arada, Gilligan’ın Adası’ndaki Profesör’ün bilimsel bilgisini sık sık adaya düşenlerin pratik sorunlarını çözmek için kullandığını belirtme dürüstlüğünü göstermeliyim.) Yüzleştiğimiz bir çok sorunun, kökeni ne olursa olsun, bilim ve teknoloji alanında derin bir anlayış gerektiren çözümlerinin olduğu, karmaşık bir çağda yaşıyoruz. Bu sorunlara çözüm üretmek için modern toplum, en iyi akıllara umutsuzca gereksinim duyuyor. Özel yetenekli birçok çocuğun cumartesi sabahı kuşağını ya da Amerikan video mönüsünde sunulan diğer programları izleyerek bilim ya da mühendislik alanında bir meslek yaşamına yöneleceğini hiç sanmıyorum. [2] ________ Televizyon bilimkurgu programlarında daha başka hatalar da yapılıyor. Örneğin Uzay Yolu, çekiciliğine, uluslararası ve türler arası güçlü perspektifine karşın, en temel bilimsel gerçekleri sık sık çiğniyor. Mr. Spock’ın insanla Vulcan gezegeninde bağımsız olarak evrim geçirmiş bir yaşam türü arasında geçiş olduğu görüşü, genetik olarak insan ve enginar arasında başarılı bir geçiş olması şansından çok daha düşük olasılığa sahip. Ama bu görüş, popüler kültürde sonradan uzaylılarca kaçırılma öykülerinin değişmez bir öğresine dönüşen uzaylı/insan melezleri savuna örnek sağlamış oldu. Çeşitli Uzay Yolu TV dizileri ve filmlerinde düzinelerce uzaylı türü betimlenebilirdi. Bizim önümüze konulanlar ise, hafifçe farklı insan türevleri. Bu durumun ardında, sadece bir oyuncu ve lateks maske ile halledilebilir karakter kullanmayı gerektiren kısıtlı bütçeler olsa da, sonuçta ortaya çıkanlar, evrimsel sürecin olasılık kurallarına bağlı doğasını inkar ediyor. Eğer uzaylılar varsa, kanımca hepsi Klingon ve Romulanlardan fena halde daha az insansı görünecek ve son derece farklı teknolojik düzeylere sahip olacaktır. Uzay Yolu, evrimsel gerçeklerden soyutlanmış bir sunum içeriyor. Bir çok TV programı ve filminde en sıradan bilim bile -zaten bilimden yoksun olay örüngüsünde yer alması hiç de gerekmeyen yapmacık repliklerden sö ediyorum- beceriksizce yapılıyor. Lisansüstü eğitimini yapan bir öğrenci kiralayıp bilimsel doğruluk açısından senaryoyu okutmak çok az paraya mal olur. Ne var ki asla böyle bir yönteme başvurulmuyor. Sonuçta, birçok diğer bakımdan ibret verici olan Star Wars‘da (Yıldız Savaşları), uzaklık birimi olan “parsek”ten hız birimi gibi söz etme gafları yapılıyor. Bu gibi noktalara bir zerre daha özen gösterilseydi, senaryo güzelleşebileceği gibi, izleyici kitleye de biraz bilim aktarılmış olurdu. TV’de kolay inanırlar için bol bol sahte bilim, fena sayılamayacak oranda tıp ve teknoloji sunumu var. Ama özellikle idarecilerinin bilimsel programların rating’i ve karı düşüreceğini düşündüğü, başka bir şeyi de umursamadığı büyük ticari kanallarda bilime rastlamak neredeyse hiç olası değil. Kanallarda “Bilim Muhabiri” sıfatıyla görev yapan kişiler ve bilime ayrıldığı söylenen haber programları çıkıyor karşımıza zaman zaman. Ne var ki sözünü ettikleri bilim değil, tıp ve teknoloji. Tüm o kanallarda, işi her haftanın Nature ya da Science dergisini okuyup haber değeri taşıyan yeni bir keşif olup olmadığına bakmak olan tek bir görevli var mıdır merak ediyorum. Her sonbahar , bilimde Nobel Ödülleri duyurulduğunda, bilim haberciliği yapmak için çok büyük fırsat çıkmış oluyor. Oysa ki, ödüllerin ne için verildiğini açıklayan bir program yerine şunun gibi bir şeyler çalınıyor kulağımıza: “… bir gün kanser için tedavi geliştirilmesini sağlayabilir. Bugün Belgrat’ta … “ Radyo ya da televizyon söyleşi programları veya orta yaşlı beyaz adamların karşılıklı oturup birbirleriyle hep aynı görüşte olduklarını geveleyip durdukları o içler acısı pazar sabahı programları ne kadar bilim içeriyor? ABD Başkanı’nın bilim konusunda zekici bir yorum yaptığını en son ne zaman duydunuz? Neden koskoca Amerika’da, kendini evrenin nasıl işlediğini anlamaya adamış tek bir TV dizisi kahramanı yok? Basında her gün yer alan bir cinayet davasında herkes ağzından DNA testlerini düşürmezken, neden nükleik asitlere ve kalıtıma ayrılmış bir program yayımlanmıyor? Televizyonda, televizyonun nasıl işlediğini ayrıntılı ve anlaşılır bir şekilde anlatan bir tane program izlediğimi anımsamıyorum. [3] ________ Televizyonda nasıl daha fazla bilim sunabiliriz? İşte bazı olasılıklar: Haber ve söyleşi programlarında bilimin harikalarına ve yöntemine sürekli değinilebilir. Keşif sürecinde gerçek insan draması gizlidir Adli tıp ve epidemiyolojideki ilginç vakaları da kapsamak üzere, çelimsiz spekülasyonlarla akılcı çözümlerin getirildiği “Çözülmüş Gizemler” adında bir dizi yapılabilir. “Çanlarımı Yine Çal” adlı bir programla, basının ve halkın hükümetin örgütlü yalanlarını yuttuğu durumları anabiliriz. İlk iki bölüm, Tonkin Körfezi “kazası”na ve suçsuz, korunmasız Amerikan sivillerinin ve askeri personelin, 1945 sonrasında sözde “ulusal savunma” gerekçeleriyle sistematik olarak radyasyona maruz bırakılmalarına ayırılabilir Ünlü bilim adamlarının, ulusal liderlerin ve din adamlarının temel hataları ve yanlış anlamaları konulu ayrı bir dizi hazırlanabilir. Halkın bilim konusunda daha bilgili olması yolunda dayatan bir gereksinim var. Televizyon bunu tümüyle kendi başına sağlayamaz. Ama bilimin anlaşılmasında kısa vadeli gelişmeler elde etmek istiyorsak, başlanması gereken yer televizyondur.







Goods made from leather-alternative Pinatex. Product prototypes: shoe by Camper (gold details), shoe by Puma, brown clutch bag by Ally Capellino, ywo iPhone covers by Carmen Hijosa, Backpack+ iPad cover by Smithmattias. Photograph: Linda Nylind for the Guardian


27 Şubat 2016 Cumartesi

Trablusgarp Savaşı : https://tr.wikipedia.org/wiki/Mustafa_Kemal_Atatürk ________İtalyanlar'ın Trablusgarp'a saldırısıyla 19 Eylül 1911'de başlayan Trablusgarp Savaşı'nda, 27 Kasım 1911'de Binbaşı[32] olan Mustafa Kemal, Binbaşı Enver Bey, Fuat (Bulca), Nuri (Conker) ve Binbaşı Fethi (Okyar) gibi diğer İttihatçı subaylarla birlikte 18 Aralık 1911'de hareket etti.[43] Mustafa Kemal ile grubu, Mısır'da Kahire[44] ve İskenderiye üzerinden Bingazi'ye gitti. 19 Ekimde İskenderiye'den yola çıktıktan bir süre sonra bir hastalık geçirdi.[45] 22 Aralık'ta Tobruk yakınında zafer kazandı. Derne'deki 16 - 17 Ocak 1912 taarruzunda gözünden yaralanıp bir ay hastanede tedavi gördü ve 6 Mart'ta Derne Komutanlığı'na getirildi.[46] Aynı yılın eylülünde başlayan barış görüşmelerine rağmen çatışmalar sürerken, Karadağ'ın 8 Ekim'de Osmanlı Devleti'ne savaş ilan etmesi ve Balkan Savaşları'nın başlaması nedeniyle barışa razı olunmasıyla Mustafa Kemal ve diğer subaylar İstanbul'a geri döndüler.


Tek partili dönemde milletvekillerinin Atatürk tarafından seçilmesini eleştiren, 1920'lerin sonlarında yayınlanmış bir karikatür. Atatürk'ün kolunda eski yazı ile Halk Fırkası, binada ise Millet Meclisi yazmaktadır.


Paul Gauguin 7 Haziran 1848 yılında Paris’te doğdu. Üç yaşındayken Lima’ya götürüldü. Sol eğilimli bir gazeteci olan babası, yolculuk sırasında öldü. Gauguin, annesi ve kardeşiyle birlikte Peru’da akrabalarının yanında dört sene kaldı. Fransa’ya dönünce, tahsilini Orléans’da tamamladı. Sonra 1865′de bir ticaret gemisinde çalışmaya başladı. Daha sonra silah altına alınınca yine denizci sınıfına ayrıldı. 1871′de askerliğinin bitiminde, koruyucusu ve Pissarro koleksiyoncusu Arosa’nın uyarılarıyla, Bertin Kambiyo Acentası’nda çalışmaya başladı. Borsa işleriyle uğraşarak büyük başarı kazandı. 1873′de Danimarka’lı Mette Sohhiè Gad ile evlendi; sakin, mutlu bir yaşam sürmeye başladı. Borsa işlerinden cebine olukla para akıyordu. Arosa gibi o da tablo koleksiyonculuğu yapmaya başladı. Bilhassa modern eserleri topluyordu. Bu arada, boş zamanlarında arkadaşı Emil Schuffenecker’le birlikte resim çalışmaları da yapıyordu. Ancak bu, onun resme karşı duyduğu büyük hırsı doyurmadı. 1883′te, kesin kararını vererek, kendini tümüyle sanata adadı. Ailesine bile haber vermeden işini bırakarak Paris’e gitti. Orada çok kötü günler geçirdi, parasız kaldı, karnını doyurmak için sokaklarda afiş yapıştırdı. Sanatı, beklediği ilgiyi görmedi. Daha sonra, ressam Charles Laval’la arkadaşlık kurdu ve medeniyetten kaçmak için birlikte 1887′de önce Panama’ya sonra Martinigue’e gitti. Fransa’ya hasta ve bitkin bir durumda döndüler. Schuffenecker, eski arkadaşının bu halini görünce onu hemen himayesine aldı; maddi ve manevi yardımlarda bulundu. Théo, Vincent Van Gogh ile tanıştırıldı. Bu sanatçılar onu asistan olarak çalıştırdılar ve yaptığı işlerden bir hayli de memnun kaldılar. Théo ile Van Gogh‘un yönettiği bir galeride açtığı resim sergisi, ticari yönden hiçbir ilgi görmedi. Arles’te bir süre Van Gogh‘un yanında kaldı. 1891′de içindeki macera tutkusuyla, Tahiti’ye gitti. Istıraplı, mutsuz bir devre sonunda Paris’e döndü ise de, orada da aradığını bulamadı. 1893′den 1895′e kadar akıntıya kapılmış bir yaprak gibi dolandı durdu. Durand-Ruel sergisi ve bu sergideki satışlar O’nun için bir fiyasko oldu. Kopenhag’a karısını görmeye gitti. Fakat o muhitin de artık kendisine yabancı olduğunu gördü. Bir amcasından kalan mirasın altından girip üstünden çıktı. Cava’lı bir metresi vardı. O da, atölyeyi yağma ettikten sonra ressamı terk etti. 1895′te yeniden ve bir daha geri dönmemek üzere, ikliminin büyüsüne kapıldığı Tahitiye gidip orada yerleşti; sefalet içinde çalıştı. Tahiti’den Dominique adalarından Marquesas’a geçti ama orada da çevre tarafından benimsenmedi. Yerlileri kışkırttığı iddiasıyla yöneticiler tarafından üç ay hapse mahkum edildi. Hastalık, yokluk ve üzüntülerin ağırlığında, 8 Mayıs 1903 yılında öldü. Gauguin, bir tezatlar ressamıdır, ilkelliğe dönüş çabasında, mistik çağrılarında, daima «eğitilmiş» bir yön görülür. Sanatıyla, düşüncenin esrarlı dünyasına inmeyi düşlediği halde, evrensel güzellikten, kendini sıyıramaz. Bir «ilkel» olduğunu savunduğu halde, sembollerden, renk zenginliğinden, müzik armonisinden bahseder. Yine de bu değişik ruh fırtınalarından, karşımıza, bahtsızlığını ölünceye dek güçle taşıyan, gerçek bir insan çıkar. Ressamın ilk eserlerindeki hava, ağır ve yapışkan renkler işe ağdalı bir karışımdır. Tedirgin ve geleneksel stili, empresyonistlerden uzaktır. Giderek Gauguin, görüş ve duyuş arasında kurduğu dengeyle, kişilerin iç dünyalarının esrarına kadar inmeyi başarmıştır. Böylece tutku ve esinlenmeleri, fırça darbeleriyle canlandırmaya yönelmiştir. Renk kitlelerini sadeleştirmiş, daha, aydınlık ve toplayıcı resim tarzını benimsemiştir. Tahiti’deki ilkel evrende karşılaştığı canlı ve mutlu yaşam, eserlerine coşkun bir sembolizmle yansımış, ressam bu tutkuyu ölümüne dek içinden atamamıştır. Yeni bir akımın öncülüğünü yapmış, sanatı; eleştirmenler tarafından «Hem ilkel, hem karışık, hem aydınlık, hem karanlık, hem vahşî, hem zarif» olarak nitelendirilmiştir. Yaşamı boyunca, eserlerinde coşkun, güçlü ve sıcak bir evrenin vahşi ve esotik esintisi duyulmuştur.








ÜLKEMİZİN EN BÜYÜK SORUNU MUHALEFETİN OLMAYŞIDIR .!! EMİN ÇÖLAŞAN ____ Muhalefet partileri derseniz hepsi yetersiz, niteliksiz, kendi iç kavgalarıyla uğraşıyor. 7 Haziran seçimi sonrasında hazır fırsat ayaklarına gelmişken o fırsatı teptiler ve iktidarı elbirliği ile yeniden AKP’ye teslim etmeyi başardılar! 2016’da bir şey değişir mi? Hiçbir şey değişmeyecek ve her şey daha da kötüye gidecek. Sürekli gerginlik yaşayacağız. Birbirimizin kuyusunu kazmaya devam edeceğiz. Bir sürü palavra nutuk ve yalan dinleyeceğiz… Bombalar patlayacak, insanlar ölecek ve öldürecek, iş arayanlar bulamayacak, maaşlılar ayın sonunu yine getiremeyecek. İnsan hakları paspas gibi çiğnenecek, hak, hukuk ve adalet iktidarın emrinden çıkmayacak… Yataktan mutsuz kalkacaksınız, yatağa yine mutsuz, sinir sisteminiz bozulmuş olarak gireceksiniz. 2015’i bile arayacaksınız.




ÖZGÜRLÜK Beni, öpebildiğin kadar öp, ey özgürlük Yerden yere sürükle, duvarlara çivile Mavi ufuklarını yitirmede, bu körlük Bilinçsizce bir yaşam, dünyamız oldu çöplük. Özgürlük savaşlarda, parmaklıklar ardında Bir annenin karnında, nefes alır özgürlük Çaresiz zamanlarda, denizler ortasında Uçuşan bulutlarda, şarkılarda özgürlük. Beni, sevebildiğin kadar sev, ey özgürlük Okşa ak saçlarımı, bir anne şefkatiyle Parsellenmiş ormanlar, cahiliyet kötülük Delinmiş bir gökyüzü, dünyamız oldu küllük. Özgürlük ateşleri, yakılıyor dağlarda Bir kuşun pençesinde, kıvranıyor özgürlük Kurumuş yapraklarda, savrulan rüzgarlarda Politik baskılarda, can çekişir özgürlük.













İNSAN : YAŞAMINI SÜRDÜREBİLMESİ İÇİN BU KADAR DEĞERLİ OLAN , DOĞAMIZINDA BAŞ DÜŞMANIDIR . Doğa tüm canlılara verilmiş bir hediyedir. Doğa olmadan ne canlı yaşamı ne insan yaşamı mümkün olabilirdi. İnsanların soluyacağı bir havai yaşayacağı bir dünya olmazdı. Çevremizde gördüğümüz hava, toprak, ağaç, çiçek, kedi, köpek vb. tüm varlıklar doğayı oluşturmaktadır. İnsanların ve canlıların hayatını devam ettirebilmesi için doğa olmazsa olmazdır. Tüm canlıların yaşaması için gerekli koşullar doğada sağlanır. İnsan için hayati önem taşıyan doğa, insanlardan hak ettiği değeri göremez. Çevre insanlar tarafından kirletilmekte ve dünya yaşanmaz hale getirilmektedir. İnsan yaşamı için bu kadar öneme sahip olan doğanın en büyük düşmanıdır.